Diğer

Avrupa Komisyonu 2021 Türkiye Raporu, Sivil Toplumu İlgilendiren Maddeler

Avrupa Komisyonu 2021 Türkiye Raporu, Sivil Toplumu İlgilendiren Maddeler

Bu belge, Avrupa Komisyonu tarafından yayımlanan 2021 Türkiye Raporu’nda sivil toplumu ilgilendiren içeriği paylaşmakta olup TÜSEV açısından bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Çevirisi Avrupa Birliği Başkanlığı tarafından yayımlanan 2021 Türkiye Raporu’nun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

1.2. RAPOR’UN ÖZETİ

(…)

Sivil topluma ilişkin konularda, ciddi gerileme devam etmiştir. Sivil toplum sürekli baskıya maruz kalmış ve ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü kısıtlanarak özgür hareket etme alanı azalmaya devam etmiştir. Kitle imha silahlarının yayılmasının finansmanının önlenmesine ilişkin yeni kanun, sivil toplum ve insan hakları savunucularının faaliyetlerine getirebileceği olası kısıtlamalar bakımından endişe yaratmaktadır.

(…)

2. GRUP 1: KATILIM SÜRECİNİN TEMEL İLKELERİ

2.1. DEMOKRATİK KURUMLARIN İŞLEYİŞİ VE KAMU YÖNETİMİ REFORMU

2.1.1. Demokrasi

Sivil Toplum

Sivil toplum ortamındaki ciddi gerileme devam etmiştir. Sivil toplum sürekli baskıya maruz kalmış ve ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğünün kısıtlanması suretiyle özgür hareket alanı azalmaya devam etmiştir. Türkiye, önde gelen insan hakları savunucusu Osman Kavala’nın derhal serbest bırakılmasına hükmeden AİHM kararını uygulamamıştır. Kavala'nın yargılama öncesi tutukluluk halinin 1 Eylül 2021 tarihinde daha da uzatılması sivil toplumun çalışmaları bakımından büyük ölçüde caydırıcı bir etki yaratmıştır. Olağanüstü hâl kapsamında kapatılan insan hakları örgütlerinin mal varlıklarına el konulması ile ilgili olarak hiçbir hukuk yolu sunulmamıştır. Kitle imha silahlarının yayılmasının finansmanının önlenmesine ilişkin yeni kanun, sivil toplum ve insan hakları savunucularının faaliyetlerine getirebileceği kısıtlamalar bakımından endişe yaratmaktadır. Bütün bu engellere rağmen, sivil toplum sesini duyurmaya devam etmiş, sivil yaşama katılmış ve gelişmeleri olabildiğince rapor etmiştir. Özellikle yeni mevzuat ve politikaların geniş yelpazedeki hak temelli sivil toplum örgütler ile istişare edilmesine yönelik sistemli ve kapsayıcı mekanizmalar mevcut olmalıdır.

Güçlü ve çeşitlilik içeren bir sivil toplum demokratik sistemin çok önemli bir bileşenidir ve devlet kurumları tarafından bu şekilde kabul edilmeli ve muamele edilmelidir. Türkiye'deki sivil toplum kuruluşları, özellikle eğitim, ayrımcılıkla mücadele, kadınların iş gücüne katılımı, etnik ve sosyal hoşgörü konusunda farkındalık yaratma, nefret suçlarını izleme ve mültecilere destek alanlarında olmak üzere, ülkenin karşı karşıya olduğu temel zorluklara ilişkin önemli katkılar sağlamaya devam etmiştir. Özellikle aktivistlere ve insan hakları savunucularına yönelik çok sayıda gözaltı ve tutuklamanın ardından, insan hakları alanında çalışan sivil toplum giderek artan bir baskıyla karşı karşıya kalmıştır. Ağır cezalarla sonuçlanan davalar ve sıklıkla yapılan soruşturmalar, sivil toplum bakımından zorlukların artmasına ve hasmane bir ortama neden olmuştur.

Kasım 2017'den bu yana, yargılama öncesi tutukluluğu devam eden önde gelen insan hakları savunucusu Osman Kavala’nın sürmekte olan davası, Mayıs 2020'de kesinleşen ilgili AİHM kararı göz önünde bulundurulduğunda oldukça endişe vericidir. Kararda, Osman Kavala'nın özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edilmesinin yanı sıra, yargılama öncesi tutukluluk halinin, AİHS'nin 18. maddesinin aksine, başvuru sahibini susturma ve diğer insan hakları savunucularını caydırmaya yönelik art niyet taşıdığının altı çizilmiştir. Avrupa Konseyi, Türk makamlarına Osman Kavala'nın derhal serbest bırakılması çağrısında bulunmuştur. Aralık 2020'de Anayasa Mahkemesi, Osman Kavala'nın ikinci bireysel başvurusunu, özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edilmediğine hükmederek reddetmiştir. İnsan Hakları Komiseri tarafından da altı çizildiği üzere, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 1 Eylül 2021 tarihli Osman Kavala'nın tutukluluğunun devamı yönündeki kararı hem Kavala'nın insan haklarını hem de Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) verdiği nihai karara uyma yükümlülüğünü ihlal etmeyi sürdürmüştür. İnsan hakları savunucularına karşı açılan başka bir sembolik dava olan Büyükada davası Yargıtay'da devam etmektedir.

Çeşitli medya kuruluşlarında, aktivistlerden bazılarının, uluslararası bağışçıların fonlarını kabul etmeleri gibi sebeplerle suçlu olarak yansıtılması ciddi endişe yaratmaktadır. Kamu görevlilerinin karalayıcı söylemleri, adil yargılanma ve masumiyet karinesi ilkesinin gözetilmesine ilişkin ciddi şüphelere yol açmaktadır.

Kadın siyasetçilerin ve kadın örgütlerindeki aktivistlerin gözaltına alınma, soruşturma ve tutuklanma gibi baskılarla sık sık karşı karşıya kalmaları, örgütlenme özgürlüğü, ifade özgürlüğü haklarının kullanılması ve siyasi hayata katılmaları konusunda ciddi bir engel yaratmıştır. LGBTIQ bireylerini hedef alan ayrımcı söylem ve nefret söylemi artmıştır.

Mültecilere insani yardım sağlayan kuruluşlar dâhil olmak üzere, uluslararası hükûmet dışı kuruluşlar da Türkiye’deki çalışmalarında zorluklarla karşılaşmıştır. Olağanüstü hâl KHK’ları ile kapatılan sivil toplum kuruluşlarının mal varlıklarına el konulmasına ilişkin olarak etkili bir çözüm yolu sunulmamıştır.

Kamu kurumları arasında sorumlulukların dağıtılması ve ilgili mevzuatın keyfi uygulamaları bakımından, sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarını düzenleyen yasal çerçeve net değildir. Bütün derneklerin tüm üyelerinin İçişleri Bakanlığının bilgi sistemine kaydedilmesi hâlâ zorunludur. Bu hukuki yükümlülük, AGİT/Avrupa Konseyinin örgütlenme özgürlüğüne ilişkin kılavuz ilkeleri ile uyumlu değildir. Terörizmin oldukça geniş kapsamlı tanımı ve yargı tarafından yorumlanması sivil toplum bakımından oldukça endişe verici bir etki yaratmıştır.

Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine ilişkin Kanun, önceden istişare edilmeksizin ve toplumsal tartışma ortamı olmaksızın, hızlandırılmış parlamento usullerinin ardından kabul edilerek Aralık 2020'de yürürlüğe girmiştir. Pek çok ulusal ve uluslararası paydaş arasından üç BM Özel Raportörü, Kanun’a ilişkin endişelerini paylaşmışlar ve söz konusu Kanun’un örgütlenme özgürlüğüne yeni kısıtlamalar getirebileceğini ve yardım toplama konusunda olumsuz bir etki bıraktığını ileri sürmüşlerdir. Venedik Komisyonu da, Türkiye'nin zor güvenlik koşullarının tamamıyla farkında olmakla birlikte, bu endişeleri paylaşmıştır. Getirilen tedbirlerin gerekli ve orantılı olmanın ötesine geçtiğinin ve bunlardan bazılarının STK’lar üzerinde caydırıcı etkisi olduğunun altını çizmiştir. Yardım Toplama Kanunu, izinler konusunda sivil toplum kuruluşlarını yardım toplama faaliyetlerinden caydıracak şekilde ağır şartlar getirmeye devam etmektedir. Her bir yardım toplama faaliyeti için önceden bildirimde bulunma ve uzun süren izin süreçleri de bu şartlar arasında yer almaktadır. Kamu fonları şeffaf bir şekilde dağıtılmamakta ve dağıtım süreci, sivil toplum kuruluşlarının ve diğer paydaşların her aşamada tam olarak katılımına imkân vermemektedir. Mevcut vergi sistemi, vakıfların ve derneklerin işleyişini ve gelişmesini zorlaştırmaktadır. Derneklere yönelik “kamu yararı” ve vakıflara yönelik “vergi muafiyeti” statüsü tanımı belirsizdir ve bu statü, Cumhurbaşkanı tarafından verilmektedir. Türkiye'deki sivil topluma yürürlükteki Türk mevzuatı çerçevesinde mali destek sağlayan yabancı bağışçılar için hareket ortamı giderek daralmaktadır.

Külfetli idari prosedürler ve tekrarlayan sık denetimler ile para cezaları başta olmak üzere, sivil toplum ve örgütlenme özgürlüğü önündeki diğer engeller devam etmektedir. Türkiye’de bulunan mülteci ve göçmenlere yönelik çalışmalar yapan uluslararası ve ulusal STK’ların faaliyetlerinin kolaylaştırılmasına yönelik hükümler de dâhil olmak üzere, derneklerin tescilini, gerekli izinlerin alınmasına ilişkin usulleri ve derneklerin işleyişini kısıtlayan hükümlerin bu doğrultuda gözden geçirilmesi gerekmektedir.

Sivil toplumla işbirliğine veya yasal çerçevenin geliştirilmesine yönelik kapsamlı bir hükûmet stratejisi ya da mekanizması bulunmamaktadır. Ayrıca, kamuoyu istişarelerine yönelik herhangi bir yasal çerçeve veya şeffaf ve tutarlı bir uygulama mevcut değildir. Bağımsız sivil toplum kuruluşları, politika oluşturma süreçlerinin ve izlemenin bir parçası olan istişarelerin çoğu zaman dışında tutulmaktadır. Demokrasinin işleyişi için tamamen katılımcı yaklaşım unsurlarının kabul edilmesi önemlidir. Sonuç olarak Türkiye'deki yasal, mali ve idari ortam, sivil toplumun gelişmesine daha fazla olanak sağlamalıdır.

2.1.2. Kamu Yönetimi Reformu

Kamu yönetimi reformuna yönelik stratejik çerçeve

Türkiye'nin kamu yönetimi reformuna yönelik kapsayıcı bir stratejisi ya da planlama belgesi bulunmamaktadır. Siyasi desteğin hâlâ eksik olması ve idarenin konuyu sınırlı bir biçimde sahiplenmesi, kapsamlı bir yönetişim reformunun yapılmasına yönelik koşulları daha da güçleştirmiştir. Kamu yönetimi reformunun çeşitli veçhelerine ilişkin bir takım planlama belgeleri ve sektörel politika belgeleri mevcuttur ancak bunlar yalnızca parçalı bir çerçeve sunmaktadır. Söz konusu sektörel politika belgelerinde reform tedbirlerinin tahmini maliyetlerinin belirtilmemesi nedeniyle, kamu sektörü reformlarının mali sürdürülebilirliği güvence altında değildir (bkz. Fasıl 32: Mali Kontrol). Kamu yönetimi reformunu koordine etmek, tasarlamak ve izlemek üzere yasal olarak yetkili olan bir idari birimin kurulması gerekmektedir. Stratejik ve mali planlamanın tutarlılığının sağlanması ve idari hesap verebilirliğin etkin bir şekilde ele alınması için, bahse konu birimin, Hazine ve Maliye Bakanlığı ile eşgüdüm içinde çalışması gerekecektir.

Politika geliştirme ve koordinasyon

Cumhurbaşkanlığı sistemi kapsamında politika oluşturma sürecinin merkezileşmesi devam etmiştir. Cumhurbaşkanlığının daha güçlü bir role sahip olması, kolektif karar alma sürecini daha da zayıflatmıştır. Merkezi hükûmet kurumları arasında politika koordinasyonu uygulamada hâlen güçlüdür. Cumhurbaşkanlığı yönetimi ve Cumhurbaşkanlığı Kurulları, politika oluşturma süreçlerinde artan bir rol oynamaya devam ederken, bakanlıkların politika oluşturmadaki rolü daha da azalmıştır. Düzenleyici kurumların çoğu kanunla Cumhurbaşkanlığına bağlıdır. Politika oluşturma ve finansal planlama arasındaki bağ hâlâ zayıftır. Kapsayıcı ve kanıta dayalı bir politika oluşturma süreci hâlâ mevcut değildir ve Cumhurbaşkanlığı ve bakanlıkların kamuoyu istişareleri yapmaları konusunda yasal bir zorunluluk bulunmamaktadır. Rapor döneminde, kamuoyu istişareleri nadiren yapılmıştır Düzenleyici etki analizleri gibi kanıta dayalı politika oluşturma araçları, bunları yönetmek için hiçbir kaynağı olmayan yürütme ve yasama erki tarafından kullanılmamıştır. Kilit hükûmet programlarının uygulanmasına ilişkin sistematik harcama sonrası izlemenin ve kamuoyunu bilgilendirmenin olmaması, hükûmetin çalışmalarının kamu tarafından incelenmesini yetersiz kılmıştır ve bu durum, idarenin hesap verebilirliğinin olmayışına hizmet etmiştir.

Kamu mali yönetimi

Türkiye’de hâlâ kapsayıcı bir kamu mali yönetimi reform programı mevcut değildir. Yıllık bütçe, orta vadeli bütçenin bir parçası olarak hazırlanmaktadır. Kamu ihale mevzuatı, AB müktesebatı ile uyumlu değildir. Kamu İhale Kanunu’na eklenen çok sayıda muafiyet, kamudaki şeffaflığı ve hesap verebilirliği sekteye uğratmaktadır. (Bkz. Fasıl 5). Harcama sonrası yeterli izleme ve raporlama mevcut olmadığından, önemli kamu yatırım programları şeffaflıktan yoksundur. Yurt içi kaynakların kullanımına yönelik net bir strateji bulunmamaktadır; geçici vergi değişiklikleri devam etmiştir (bkz. Fasıl 16). Kayıt dışı ekonomiyle mücadele stratejisi ve eylem planının (2019-2021) uygulanmasına hızlı bir şekilde devam edilmiştir. Dış denetime ilişkin olarak, Sayıştayın harcama sonrası kontrolleri, hem TBMM'nin denetimi açısından hem de kamuoyu için önemli bilgiler sağlamaya devam etmiştir. Sayıştay raporları, yolsuzluk ve kamu kaynaklarının kötüye kullanılması iddiaları ile ilgili olarak medyada geniş yer bulmuştur. Ancak, bazı eksiklikler hâlâ mevcuttur. Sayıştay Kanunu uyarınca, bazı kurumlar Sayıştay’ın yetki alanı dışında tutulmakta ve dolayısıyla da TBMM'nin denetiminden muaf olmaktadır. Denetim raporlarının TBMM tarafından yürütülen takibinin ve adli takibinin iyileştirilmesi gerekmektedir. TBMM'nin bütçe ile ilgili denetiminin sınırlı olması, bütçe hususundaki şeffaflığın azalmasına neden olmuştur. Türkiye Varlık Fonu'nun hesap verebilirliği ve şeffaflığı bulunmamaktadır; bu Fona ait yatırımlar ve borçlanmalar bütçeye dâhil edilmemektedir. Yıllık bütçe rakamları toplulaştırılmıştır ve bütçe raporlarının anlaşılmasında zorluk çekilmektedir. Rapor döneminde, vatandaşların bütçeye ilişkin sürece dâhil olma imkânı olmamıştır.

İdarenin hesap verebilirliği

Cumhurbaşkanlığı sistemi kapsamında devlet idaresi yapılanması, Cumhurbaşkanlığına hesap verebilirlik kanalları bakımından merkezileştirilmiştir. Kurum ve kuruluşların hesap verebilirliği büyük ölçüde zayıftır ve iç kontrol ile denetim de etkin bir biçimde işlememektedir. Yürütmeden sorumlu kurumların çoğu, günlük operasyonel yönetim açısından özerkliğe sahip olsa da resmi olarak bakanlıkların bünyesinde yer almaktadır. Farklı kurumların görev ve sorumlulukları hâlâ tam anlamıyla net değildir, bu da verimlilik, şeffaflık ve hesap verebilirlik hususunda olumsuz bir etkiye sahiptir. Kamu kurumlarının, hedeflere ulaşılması için kaynak kullanımına ilişkin olarak yıllık hesap verebilirlik raporu sunması gerekmektedir ancak yürütme erki tarafından sistematik bir takip mekanizması kurulmamıştır. Kurumlarda idari hesap verebilirlik ve sorumlulukların devredilmesi kültürü bulunmamaktadır (bkz. Fasıl 32: Mali Kontrol).

(…)

2.2. HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ VE TEMEL HAKLAR

2.2.1 Fasıl 23: Yargı ve Temel Haklar

Temel haklar

İnsan hakları alanındaki kötüleşme devam etmiş ve geçen yılki tavsiyelerde ilerleme kaydedilmemiştir. Olağanüstü hâl sırasında getirilen tedbirlerin pek çoğu hâlâ yürürlüktedir ve bunların Türkiye’deki halk üzerinde ciddi ve yıkıcı etkisi hâlâ devam etmektedir. Yasal çerçeve, insan haklarına ve temel haklara riayet edilmesine ilişkin genel güvenceleri içermektedir, ancak mevzuatın ve uygulamanın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihadı ile uyumlu hâle getirilmesi gerekmektedir. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, Türkiye'nin insan haklarına, demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne riayet edip etmediğini izlemeye devam etmiştir. Gazeteciler, yazarlar, avukatlar, akademisyenler ve insan hakları savunucularının faaliyetlerine ve eleştirel seslere getirilen geniş kapsamlı kısıtlamalar, söz konusu özgürlüklerin uygulanmasını olumsuz yönde etkilemekte ve bu durum otosansüre neden olmaktadır. Türkiye'nin özellikle Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala davalarında AİHM kararlarını uygulamayı reddetmekte ısrar etmesi, yargının uluslararası standartlara ve Avrupa standartlarına bağlılığı konusundaki endişeleri artırmıştır. Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmesi, bu tür standartlara bağlılığının sorgulanmasına neden olmuştur. Birçok alanda reform vaadinde bulunan yeni İnsan Hakları Eylem Planı, kritik konuları ele almamaktadır.

(…)

Temel haklara riayet zayıflamaya devam etse de Türkiye, uluslararası insan hakları mekanizmalarının çoğuna taraftır. Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi'nden (“İstanbul Sözleşmesi”) çekilme, geniş bir kesim tarafından önemli bir gerileme olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca, bu durum Türkiye'nin diğer uluslararası sözleşmelerden çekilme olasılığı hakkında yeniden hukuki tartışmalara yol açmıştır. Haziran 2021'de Anayasa Mahkemesi; Cumhurbaşkanı'nın, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Türkiye'yi uluslararası sözleşmelerden çekme yetkisine sahip olduğuna hükmetmiş ve bazı siyasi partiler ve STK'ların İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme kararına ilişkin yürütmenin durdurulması talebini reddetmiştir. Türkiye, Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’yi ve Ekonomik, 29 Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin İhtiyari Protokolü’nü henüz imzalamamıştır. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin denetim süreci devam etmiştir. 2020’de, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), çoğunlukla ifade özgürlüğü, özgürlük ve güvenlik hakkı, mülkiyetin korunması, adil yargılanma hakkı, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, özel hayata ve aile hayatına saygı ile yaşama hakkı olmak üzere 97 davada (104 davadan) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) ihlal edildiğine karar vermiştir. Rapor döneminde, AİHM’e 10.790 yeni başvuru kaydedilmiştir. Ocak 2021'de, Mahkemede bekleyen davaların sayısı toplam 13.491’dir. Hâlihazırda, güçlendirilmiş izleme usulü kapsamında Türkiye’ye karşı açılan 225 dava devam etmektedir.

(…)

İnsan haklarının teşviki ve uygulanmasına ilişkin yeni bir İnsan Hakları Eylem Planı kabul edilmiş ve Mart 2021'de yayımlanmıştır. İnsan Hakları Eylem Planı’nın tanımlanmış hedefleri; insan haklarının korunması için daha güçlü bir sistem, yargı bağımsızlığının ve adil yargılanma hakkının güçlendirilmesi, yasal öngörülebilirlik ve şeffaflık, ifade, örgütlenme ve din özgürlüğünün korunması ve geliştirilmesi, bireysel özgürlük ve güvenliğin güçlendirilmesi ve bireylerin vücut ve ahlaki bütünlüğü ile özel hayatlarının korunmasını içermektedir. Ayrıca Eylem Planı, mülkiyet haklarının korunmasını, kırılgan grupların korunmasını, toplumsal refahı güçlendirmeyi ve insan hakları konusunda üst düzey idari ve toplumsal farkındalık sağlamayı da öngörmektedir. İnsan Hakları Eylem Planında iki yıl içinde 393 faaliyetin hayata geçirilmesi öngörülmektedir. Öngörülen faaliyetlerin bazıları, daha önceki strateji belgelerinde yer alan eylemlerin tekrarlarıdır.

İnsan Hakları Eylem Planı’nın hazırlanmasında, bazı hak temelli sivil toplum kuruluşlarıyla yapılanlar da dâhil olmak üzere, çok sayıda istişarede bulunulmasına ve çalıştay düzenlenmesine rağmen, Plan’a ilişkin bir ileri safhadaki taslak, ilgili paydaşlarla paylaşılmamıştır. Bu durum, politika önerilerinde anlamlı girdi sağlanmasını engellemiştir. Avrupa Konseyi ve Avrupa Komisyonuna ayrıntılı bir taslak üzerinden değil, yalnızca başlangıçtaki ana hatlara ilişkin olarak danışılmıştır. İnsan hakları eylem planı spesifik hedefler, faaliyetler, göstergeler, referanslar ve zaman çizelgeleri içermemektedir. Yeni eylem planının hazırlanmasında, bu alandaki bir önceki strateji belgesi olan AİHS İhlallerinin Önlenmesine ilişkin İnsan Hakları Eylem Planı'nın (2014-2019) uygulanmasına ilişkin kanıta dayalı hiçbir değerlendirme kullanılmamıştır.

İnsan Hakları Eylem Planı'nda, Türkiye'de insan hakları konusunda kötüleşen ve endişe verici boyuta gelen duruma zemin teşkil eden kritik konular ele alınmamaktadır. Eylem Planı, özellikle de Venedik Komisyonu'nun; yargı bağımsızlığına ilişkin olanlar da dâhil olmak üzere, Nisan 2017 tarihli Anayasa değişikliğine ilişkin görüşünde yer alan başlıca eleştirileri ele almamaktadır. Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu, İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun, Ceza Muhakemesi Kanunu ve Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'da değişiklik yapılmasına yönelik somut bir plan sunulmamaktadır. Eylem Planı'nda toplumsal cinsiyet eşitliğine atıfta bulunulmamaktadır.

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) ve Kamu Denetçiliği Kurumu başlıca insan hakları kurumlarıdır. Kamu Denetçiliği Kurumu, yalnızca kamu idaresinin verdiği kararlara ilişkin şikâyetleri işleme alırken ve resen hareket etme yetkisi bulunmazken, TİHEK yalnızca Kamu Denetçiliği Kurumunun görev alanı dışında kalan başvuruları kabul etmektedir. Bu kurumların hiçbiri operasyonel, yapısal veya mali bağımsızlığa sahip değildir ve üyeleri Paris İlkelerine uygun biçimde atanmamaktadır. TİHEK, Ulusal İnsan Hakları Kurumları Küresel Ağı'na akredite olmak üzere başvuru yapmamış ve Eşitlik Organları Standartları konusundaki Avrupa Komisyonu Tavsiyesine uyum sağlamamıştır.

Her iki kurumun da başvuruları ele alma konusunda etkililiği çok sınırlıdır. 2020'de, TİHEK 1.363 başvuru kabul etmiş, aralarında cezaevlerinin de bulunduğu 13 kurumu ziyaret etmiş ve Haziran 2021'e kadar 10 ziyaret gerçekleştirmiştir; 10 ziyarete ilişkin raporlar henüz yayımlanmamıştır. Bazı TİHEK üyeleri, toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın hakları, LGBTIQ hakları dâhil olmak üzere temel insan haklarına karşı olumsuz bir tutum sergilemiş ve İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmeyi desteklediklerini ifade etmişlerdir; tüm bunlar Kurumun beyan edilen amaçlarıyla çelişmektedir.

2020'de TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonuna toplam 2.591 başvuruda bulunulmuştur.

İnsan hakları savunucuları maruz kaldıkları sindirme, kovuşturma, şiddet içeren saldırılar, tehditler, izleme, uzun süreli keyfi gözaltı ve kötü muameleler yoluyla giderek artan bir baskıyla karşı karşıya kalmışlardır. Bu durum bağımsız sivil toplum üzerinde caydırıcı etki yaratmaya devam etmiştir. İnsan hakları savunucularına yönelik olarak, hükûmete yakın medya kuruluşları tarafından yapılan karalama kampanyaları ve üst düzey kamu görevlilerinin saldırgan söylemleri bir korku iklimi yaratmaya devam etmiş ve eleştirel görüşlerin alanını daraltmıştır. Ayrıca, insan hakları savunucularına ve sivil ve siyasi aktivistlere hukuki yardım sağlayan avukatlar görevlerini yaparken büyük engellerle karşılaşmaya devam etmiş ve tutuklanma, gözaltına alınma ve haklarında kovuşturma başlatılması riski ile karşı karşıya kalmışlardır.

Ocak 2021'de, Bölge Adliye Mahkemesi, insan hakları savunucularının ve sivil toplum temsilcilerinin yargılandığı Gezi davasında, dokuz sanığı beraat ettiren Şubat 2020 tarihli kararı bozmuş ve bu kişilere seyahat kısıtlaması getirmiştir.

Türk makamları, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin Osman Kavala'nın derhal serbest bırakılmasını şiddetle tavsiye eden olağan ara kararlarını yerine getirmemiştir. Aralık 2020'de, Anayasa Mahkemesi Osman Kavala'nın ikinci bireysel başvurusunu reddettiği gerekçeli kararını da yayımlamış, başvuranın kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edilmediği hükmüne varmıştır. 1 Eylül 2021'de İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, Kavala'nın tutukluluğunun devamına karar vermiştir.

Terör örgütüyle bağlantılı oldukları iddialarıyla Büyükada'daki 11 insan hakları savunucusuna açılan davalar devam etmiştir. İstinaf mahkemesi bu kişilerden, aralarında Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi eski yöneticisinin de bulunduğu, dördünün silahlı terör örgütü üyeliği suçlamasından mahkûmiyetlerini onamıştır. Başsavcının Uluslararası Af Örgütü eski yöneticisinin hapis cezasını onamakla birlikte üç sanığın beraatını talep ettiği dava Yargıtay'da devam etmektedir.

Şubat 2021'de, İçişleri Bakanı, İnsan Hakları Derneğinin Irak'ın kuzeyindeki Gara bölgesinde 13 Türk vatandaşının ölümüyle ilgili yaptığı basın açıklamasının ardından derneği sert bir dille eleştirmiştir. Bunun üzerine İnsan Hakları Derneği başkanı polis tarafından kısa süre gözaltında tutulmuştur.

İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmeyi protesto eden birçok kadın insan hakları savunucusu ve aktivisti gözaltına alınmış ve para cezasına çarptırılmıştır.

(…)

İfade özgürlüğü

Türkiye bu alandaki uyumda erken aşamadadır ve bu alandaki ciddi gerileme rapor döneminde devam etmiştir. Milli güvenlik ve terörle mücadeleye ilişkin hükümler başta olmak üzere mevzuat ve uygulama, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve diğer uluslararası standartları ihlal etmeye ve AİHM içtihadından uzaklaşmaya devam etmiştir. Muhalif seslerin yayılması ve ifade özgürlüğü, artan baskılardan ve kısıtlayıcı tedbirlerden olumsuz yönde etkilenmiştir. Gazeteciler, insan hakları savunucuları, avukatlar, yazarlar, muhalif politikacılar, öğrenciler ve sosyal medya kullanıcılarına karşı açılan davalar devam etmiştir. Cumhurbaşkanlığına bağlı çalışan ve basın kartı verilmesinden sorumlu olan İletişim Başkanlığı, 2020'de iptal edilen çok sayıda basın kartının yenilenmemesi nedeniyle ağır eleştirilere maruz kalmaya devam etmiştir. İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun'a 34 ve genel yasal çerçeveye dayanılarak, uygun olmayan şekilde geniş kapsamlı gerekçeler temelinde ve mahkeme kararı olmaksızın İnternet içeriğinin engellenmesine ve kaldırılmasına devam edilmiştir.

(…)

Gazetecilerin sindirilmesi

Kovid-19 hakkındaki habercilik faaliyetleri de dâhil olmak üzere, sektörde çalışanlar arasında sansüre ve otosansüre neden olan basın mensuplarına yönelik yakalama, gözaltı, kovuşturma, mahkûmiyet ve işten çıkarmalar daha da artmıştır. Sonuç olarak, cezaevlerinde bulunan gazetecilerin sayısı yaklaşık 60'tır. 2020'de, en az 48 gazeteci gözaltına alınmış, 23 gazeteci toplam 103 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Ocak 2021 itibarıyla, son iki buçuk yılda en az 353 gazeteci kovuşturmaya uğramıştır. 2020'de, en az 53 gazeteci aleyhinde dava açılmıştır. Yaptıkları işler nedeniyle gazetecilere ve basın kuruluşlarına yönelik tehditler ve fiziksel saldırılar, rapor döneminde de devam etmiştir. Sivil toplum kuruluşları; 2021'in ilk haftalarında Türkiye'nin farklı bölgelerinde beş muhalif gazetecinin fiziksel saldırıya uğradığını bildirmiştir. Toplamda, 2020'de en az 18 gazeteci saldırıya uğramıştır; saldırılar 2021'de de devam etmiştir.

(…)

Yasama Ortamı

Terörle mücadele, internet ve istihbarî hizmetlerle ilgili hâlihazırdaki mevzuat ve Türk Ceza Kanunu ifade özgürlüğünün önünde engel teşkil etmektedir ve Avrupa standartları ile uyumlu değildir. Mevzuatın seçilerek ve keyfî olarak uygulanması, hukukun üstünlüğü ve adil yargılanma temel ilkelerini ihlal ettiğinden endişe yaratmaya devam etmiştir.

Uygulama/Kurumlar

Ceza mevzuatı, terör bağlantısı (bkz. Yargı), kamu görevlilerine hakaret ve/veya hükûmete karşı suç işlemek gibi geniş kapsamlı suçlamalarla gazeteciler hakkında kovuşturma başlatılmasına ve hapis cezasına çarpıtılmalarına imkân vermeye devam etmiştir. Anayasal hakların kullanılması suç olarak gösterilmiş ve isnat edilen suç ile çoğunlukla doğrudan ve güvenilir bir bağlantı kuramayan iddianamelere gerekçe olarak kullanılmıştır. Örneğin, basın açıklamalarına veya sendikal faaliyetlere katılım, terör örgütlerine destek olarak görülmüştür. Muhalif gazeteciler, adli soruşturmalar ve mahkeme kararlarıyla sindirilmiştir. Gösterilere katıldıkları, basın açıklaması yaptıkları ve meşru faaliyetlerde bulundukları gerekçesiyle insan hakları savunucularına yönelik mahkûmiyet kararları ve para cezaları, sivil toplum kuruluşlarının alanını daha da daraltmıştır. Basın İlan Kurumu (BİK), hükûmeti eleştiren medya kuruluşlarına yönelik olarak kamuya açık reklam yasakları uygulamaya devam etmiştir.

(…)

Türk Ceza Kanunu'nun, azami 4 yıl hapis cezası öngören Cumhurbaşkanı'na hakaret başlıklı 299. maddesi, çoğunlukla eleştirel sesleri yargılamak amacıyla kullanılmıştır. Cumhurbaşkanı’na hakaret gerekçesiyle, gazetecilere, yazarlara, muhalif politikacılara, öğrencilere, gençlere ve sosyal medya kullanıcılarına (çocuklar da dâhil olmak üzere) yönelik soruşturmalar, tutuklamalar ve kovuşturmalar devam etmiştir

(…)

Bağımsız verilere göre, en az 320 barışçıl gösteride en az 2.123 protestocu, "nefreti teşvik etme", "Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nu ihlal etme" ve "polise mukavemet" şüpheleriyle gözaltına alınmıştır. Cumhurbaşkanı, MHP lideri ve İçişleri Bakanı, öğrencileri "terörist" olarak adlandırarak ve LGBTIQ bireyleri damgalayarak kışkırtıcı ve kutuplaştırıcı bir söylem kullanmıştır. Ocak 2021'de Cumhurbaşkanlığı kararıyla Boğaziçi Üniversitesine yeni bir rektör atanmasının ardından, Boğaziçi Üniversitesi ve diğer üniversitelerden öğrenciler ile akademisyenler protestolara başlamıştır. Pek çok öğrenci, nefreti teşvik etmek ve dini değerleri aşağılamakla suçlanmıştır. Temmuz 2021'de Cumhurbaşkanlığı kararıyla Boğaziçi Üniversitesi rektörü görevden alınmıştır.

(…)

İnternet

İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun'da yapılan ve Ağustos 2020'de kabul edilen değişiklikler, Türkiye'de bir milyondan fazla kullanıcıya sahip sosyal medya şirketlerinin ülke içinde ofis açmasını ve Türk kullanıcılarının verilerini yerel olarak depolamasını zorunlu tutmaktadır. Sosyal medya şirketlerinin ayrıca, mahkemenin aldığı içerik kaldırma ve/veya erişim engelleme kararlarına 24 saat içerisinde; bireysel kullanıcıların içerik kaldırma ve/veya engelleme taleplerine 48 saat içerisinde cevap vermesi gerekmektedir. Sosyal medya şirketleri, içeriğin kaldırılması ve engellenmesine ilişkin taleplere belirtilen süre içerisinde cevap vermedikleri takdirde, 5 ile 10 milyon TL arasında değişen para cezasına çarptırılmaktadır ve ortaya çıkan zararı tazmin etmek durumundadır. Nisan 2021 itibarıyla, Facebook, TikTok, Twitter ve YouTube dâhil olmak üzere tüm şirketlerin yeni mevzuata uyum sağlamaları, hükûmetin uygunsuz görülebilecek içeriğin kaldırılmasını kolaylıkla talep edebileceğine ve şirketlerin bu tür taleplere itiraz etmek için kısıtlı başvuru hakkı olacağına dair endişeleri artırmıştır.

Toplanma ve Örgütlenme Özgürlüğü

(…)

Mevzuat ve uygulamaların, Türk Anayasası, Avrupa standartları veya Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle uyumlu olmadığı toplanma ve örgütlenme özgürlüğü alanında ciddi gerileme olmuştur. Yasaklamalar, orantısız müdahaleler ve barışçıl gösterilerde aşırı güç kullanımı, terörle bağlantılı faaliyetler suçlamalarıyla soruşturmalar, idari para cezaları ve kovuşturmaların uygulanmasında artış yaşanmıştır. Toplanma özgürlüğü alanındaki geçerli AİHM içtihadının gecikmesizin uygulanması ve ilgili ulusal mevzuatın buna uygun olarak gözden geçirilmesi gerekmektedir.

Kitle imha silahlarının yayılmasının finansmanının önlenmesine ilişkin olarak Aralık 2020'de kabul edilen yeni kanun, sivil toplum kuruluşları üzerindeki baskıyı daha fazla artırma riski taşımaktadır. Bu kanun, Mali Eylem Görev Gücü (FATF) tavsiyelerine dayanmaktadır. Ancak Türk sivil toplumu, Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu, İnsan Hakları Komiseri ve BM Özel Raportörleri, mevzuatın çeşitli veçheleriyle ilgili duydukları ciddi endişeleri ifade etmişlerdir. Kanun, İçişleri Bakanlığına ve valiliklere, özellikle devam eden "terörle bağlantılı" soruşturmalar veya mahkûmiyetlere dayanarak STK yöneticilerini görevden alma ve STK faaliyetlerini askıya alma yetkisi vermektedir. Bakanlık ve valilikler, ayrıca STK'ların yardım toplama faaliyetlerini izlemek ve izin verilmeyen kampanyalar için ceza uygulamakla yetkilendirilmiştir. Ayrıca, tüm dernekler ve vakıflar, yurt dışından aldıkları bağışları Bakanlığa bildirmekle yükümlü olacaktır. Kanun, katılımcı bir anlayışla hazırlanmamış olup, çok kısa sürede kabul edilmiştir. Kabul edilmeden önce, 694 bağımsız sivil toplum kuruluşu kanun taslağı aleyhinde açıklama yapmıştır. AK Parti yanlısı bazı dernek ve vakıflar da söz konusu kanun taslağı aleyhinde kampanya yürütmüştür. Kanunun kabul edilmesinin ardından, yabancı kaynaklı finansman alanlar başta olmak üzere birçok hak temelli STK, Bakanlık denetimleriyle karşı karşıya kalmıştır. Terörle mücadele için alınan her türlü önlem, insan hakları alanı da dâhil olmak üzere, Türkiye'nin uluslararası hukuk kapsamındaki diğer yükümlülüklerine uygun olmalıdır.

(…)

Siyasi ve sosyo-ekonomik haklara ilişkin protestolar bazı illerde çeşitli vesilelerle yasaklanmıştır. Görevlerine iade edilmelerini talep eden memurların ve sağlık hakları için gösteri yapan işçilerin gösterileri durdurulmuştur. Gerze'de 2011'de termik santral projesine yönelik olarak düzenlenen çevre protestolarına katıldıkları gerekçesiyle 37 kişi cezaya çarptırılmıştır. Santral projesi, 2015'te Orman Kanunu'nu ihlal ettiği gerekçesiyle iptal edilmiştir ancak protestocular protestolarından ötürü ceza almaya devam etmiştir.

20 Mart 2021 tarihinde Güneydoğu'da milyonlarca insan tarafından Nevruz kutlaması yapılmıştır. Ancak Kürt meselesiyle ilgili etkinlik ve gösteriler, kayyum atanmasına karşı veya muhalif gruplar tarafından düzenlenen protestolar güvenlik gerekçesiyle yasaklanmıştır. Başta Doğu ve Güneydoğu'da olmak üzere birçok vali, barışçıl toplanma hakkının kısıtlanması amacıyla, genel yasak uygulanması da dâhil olmak üzere, olağanüstü hâlin sona ermesinin ardından çıkarılan mevzuatta yer alan olağanüstü yetkileri kullanmaya devam etmiştir. 2020'de, 253 defa genel toplanma yasağı, 115 defa özel toplanma yasağı uygulanmıştır.

Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu, toplantılar ve gösteri yürüyüşlerinin yasaklanmasına ilişkin olarak idarenin soyut, takdire bağlı ve keyfi karar almasına izin vermektedir. Kamu düzeninin bozulması, barış ve iç güvenliğin tesisi gerekçelerine dayanan yasaklamalar ile bir dizi ilave soyut iddia rutin bir şekilde kullanılmıştır. Birçok ilde valilikler tarafından düzenli bir şekilde uygulanan 15 günlük yasaklarda, Kanun’un ilgili maddelerine atıfta bulunulmuş ve herhangi bir gerekçe gösterilmemiştir.

İnsan Hakları Derneğinin, Ekim 2018’de kabul edilen ve derneklere tüm üyelerini ilgili makamlara açıklama zorunluluğu getiren yönetmeliğin iptali için açtığı davanın temyiz süreci devam etmiştir. Rosa Kadın Derneği üyeleri ve kurucularına yönelik davalar da devam etmiştir. Rosa Kadın Derneği ve Güneydoğu'daki diğer derneklere, polis baskınları ve operasyonlar düzenlenmiştir. İstanbul'da, Cumartesi Anneleri grubunda yer alan zorla kaybedilme mağdurlarının yakınlarına ve 46 insan hakları savunucusuna dava açılmıştır.

Yeni kurulan Yeşiller Partisi, gerekli tüm belgelerin sunulmasına rağmen altı ay boyunca kayıt işlemlerini tamamlamadığı gerekçesiyle İçişleri Bakanlığına dava açmıştır. İnsan ve Özgürlük Partisinin kurulmasına ilişkin dilekçe üç yıldır Bakanlıkta beklemektedir. Anadolu Kültürün kapatılmasına ilişkin dava devam etmektedir.

(…)

Ayrımcılıkla mücadele alanında mevzuat, Avrupa standartları ile uyumlu değildir ve fiiliyatta tam olarak uygulanmamaktadır. Nisan 2021 tarihli Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu'nun; kamu görevlerine seçilen ve atanan kişilerin fişlenmesine ve ayrımcılığa maruz kalmasına ve toplumun önemli bir bölümünün daha fazla siyasileşmesine ve damgalanmasına neden olacağına dair ciddi endişeler bulunmaktadır. Bu Kanun, soruşturmalar yapılırken, geçmişteki nihai mahkûmiyetlerle sınırlı olmayan, geniş yelpazedeki birçok faktörü de ortaya koymaktadır. Ayrımcılıkla mücadele mevzuatının uygulanmasından sorumlu olan TİHEK, 2020’de 276 başvurunun yalnızca 43’ünü sonuçlandırmıştır. Okul ders kitaplarının, özellikle laiklik, din ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile ilgili bazı içerikler açısından hâlen gözden geçirilmesi gerekmektedir. Türkiye, AİHS’in yanı sıra AB müktesebatı ile uyumlu olarak, cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet kimliği ile ilgili olanlar dâhil, ayrımcılıkla mücadeleye ilişkin bir kanunu ivedilikle kabul etmelidir. Ayrımcılığın genel olarak yasaklanmasını öngören AİHS’nin 12 No.lu Protokolü’nün onaylanmasına ve Avrupa Konseyi Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe karşı Avrupa Komisyonu tavsiyelerinin uygulanmasına yönelik herhangi bir adım atılmamıştır. Nefret suçlarına ilişkin mevzuat, uluslararası standartlarla uyumlu değildir ve cinsel yönelim, etnik köken, yaş ya da toplumsal cinsiyet kimliğinden kaynaklanan nefret suçlarını kapsamamaktadır. Nefret söylemi ve nefret suçları, ayrımcılıkla mücadele mevzuatı ile yasaklanmamıştır. Bilgisayar sistemleri aracılığıyla işlenen ırkçılık ve yabancı düşmanlığına yönelik fiillerin suç sayılmasına ilişkin Avrupa Konseyi Siber Suçlar Sözleşmesi’nin İhtiyari Protokolü'nün onaylanmasına yönelik ilerleme kaydedilmemiştir.

Toplumsal cinsiyet eşitliği alanında, kadın hakları konusunda ciddi gerileme olmuştur. Mart 2021'de bir Cumhurbaşkanlığı kararının kabul edilmesinin ardından, Türkiye'nin Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi'nden (İstanbul Sözleşmesi) çekilmesi kadın ve kız çocuklarının hakları konusunda aleni bir gerileme olduğunu temsil etmektedir. Bu karar, Türkiye'de kadın ve kız çocuklarının haklarını ve toplumsal cinsiyet temelli şiddetle mücadeleyi zayıflatmakta ve tehlikeli bir emsal teşkil etmektedir. Sözleşme’den çekilmenin ardından medyada kadın örgütlerine yönelik nefret söylemi artmıştır. Temmuz 2021'de Anayasa Mahkemesi, Sözleşme’den çekilme kararına ilişkin yürütmenin durdurulması talebini reddetmiş ve İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmenin, Cumhurbaşkanı'nın yetki alanına girdiğine karar vermiştir. Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'nden resmi olarak çekildiği 1 Haziran'da Cumhurbaşkanı, Kadına Yönelik Şiddetle Mücadeleye Yönelik Dördüncü Ulusal Eylem Planı'nı (2021-2025) açıklamıştır. Mevzuatın zayıf şekilde uygulanması ve mevcut destek hizmetlerinin kalitesinin düşük olması, ayrıca bunun üst düzey yetkililerin ve toplumun bazı kesimlerinin toplumsal cinsiyet eşitliğine karşı olumsuz söylemleriyle daha da kötüleşmesi ciddi endişe kaynağı olmaya devam etmektedir. Kadına yönelik suçların faillerine karşı adli ve idari caydırıcılığın olmaması endişe kaynağı olmaya devam etmiştir. Kadına yönelik şiddetin nedenlerini araştırmak ve alınacak önlemleri belirlemek amacıyla bir TBMM Komisyonu kurulmuştur. Raporlara göre, 2021'de 300 kadın öldürülmüştür ve 171 kadının ölümü şüphelidir. Türkiye, konunun ölçeğini ve niteliğini değerlendirmek üzere bu alanda kapsamlı bir veri toplama sisteminden yoksundur. Kadına yönelik şiddet davalarında, takdire bağlı ceza indirimleri uygulanmaya devam etmiştir.

Diğer önemli konular arasında, özellikle Doğu ve Güneydoğu’da olmak üzere artan kadın işsizliği ve aşırı yoksulluk ile açlık yer almaktadır. Sivil toplum, ensestin artmakta olduğunu bildirmiştir ancak bu konuda yetkililerin herhangi bir politika eylemi veya kabulü söz konusu değildir. Ders kitaplarında ve medyada yer alanlar da dâhil olmak üzere, kalıplaşmış toplumsal cinsiyet rollerinin teşvik edilmesi konusu gecikmeksizin ele alınmalıdır. İçişleri Bakanlığının, 40 terör bağlantılı oldukları iddiasıyla kadın örgütlerini ve feministleri hedef alan açıklamaları kadın derneklerinin varlığını tehdit etmiştir. Bağımsız kadın hakları örgütleri, kadın sorunlarına ilişkin yasama süreci ile politika ve düzenleme geliştirme sürecinin büyük ölçüde dışında tutulmaya devam etmiştir. Hükûmet, aile içi şiddetin soruşturulması ve kovuşturulmasının ve şiddete maruz kalanlara ve şiddet tanıklarına sunulan özel hizmetlerin uluslararası standartlara uygun olmasını sağlamalıdır.

Çocuk hakları konusunda sınırlı ilerleme kaydedilmiştir. Ekim 2020'de, Adalet Bakanlığı bünyesinde adalet sistemindeki kırılgan gruplara yönelik hakları ve hizmetleri teşvik etmekten sorumlu özel bir birim kurulmuştur. Mahkemelerdeki görüşme odalarının iyileştirilmesine rağmen, çocuk adalet sistemindeki sorunlar devam etmektedir. Çocukların, çoğunlukla uzun süreli ve bazı durumlarda da çocuklara özel olmayan kurumlarda, terör örgütü üyesi olma suçlamasıyla gözaltına alınması ve tutuklanması devam etmiştir. Çocuklar için sağlanan adli yardım ve rehabilitasyon faaliyetlerinin kalitesi endişe kaynağı olmaya devam etmektedir. Gözaltı merkezlerindeki koşulları iyileştirmek üzere atılan adımlara rağmen, kötü muameleye ilişkin iddialar rapor edilmeye devam edilmiştir. Erken Yaşta ve Zorla Yaptırılan Evliliklerin Önlenmesine Yönelik Ulusal Strateji Belgesi ve Eylem Planı taslağı henüz kabul edilmemiştir. Kovid-19 küresel salgınıyla birlikte nitelikli kapsayıcı eğitime erişimle ilgili eksiklikler artmıştır. Çocuk koruma mekanizmaları ve hizmetleri hâlâ sınırlıdır. Mülteci çocuklar ve aileleri yüksek risk altındadır ve ulusal çocuk koruma sistemine erişimde belirli zorluklar yaşamıştır.

Engelli haklarına ilişkin olarak Türkiye, BM Engelli Hakları Sözleşmesi ve İhtiyari Protokolü ile uyumlu bağımsız bir uygulama ve izleme çerçevesinden yoksundur. Türkiye, engellilerin durumuna ilişkin güvenilir ve güncel verilere sahip değildir. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, engellilerin ihtiyaçlarını ele almaya yönelik “2030 Engelsiz Vizyon Belgesi"ni hazırlamıştır. Bağımsız yaşam ve kapsayıcı, erişilebilir bir toplum, sekiz öncelikli politika alanı arasında yer almaktadır. Türkiye, 2020'yi “Erişilebilirlik Yılı” ilan etmiştir ve erişilebilirlik ödülü içeren bir kamuoyu bilgilendirme kampanyası başlatmıştır. Yapılı çevre için bir erişilebilirlik kılavuzu yayımlanmıştır. Yine de, kamusal alanları daha erişilebilir hâle getirmek için yasal süre, Temmuz 2020'de altıncı kez uzatılmıştır. Erişilebilir kamu binaları ve toplu taşıma araçlarının sayısı hâlâ düşüktür ve yavaş bir hızla artmaktadır. Sözleşme’ye ilişkin Ulusal İzleme ve Değerlendirme Kurulunun çalışmalarının hızlandırılması gerekmektedir. Engellilerin hakları konusunda bir ulusal eylem planı mevcut değildir. Bazı kamu görevlileri ve halk arasında tıbbi, hayırsever ve paternalist yaklaşımlar hâkim olmaya devam etmektedir. Engelli politikalarının tüm politika alanlarında ana akımlaştırılması ve engelli örgütlerinin katılımıyla izlenmesi gerekmektedir.

Küçük çocukların gelişimsel risklerini ele almak amacıyla aile temelli bir erken teşhis ve müdahale programı başlatılmıştır. Engelli çocuklar için kurumlarda alternatif bakım seçenekleri artırılmalıdır. Türkiye, kapsayıcı eğitim hizmetlerini tüm düzeylerde teşvik etmek amacıyla kapasite geliştirme çalışmalarına devam etmiştir. Ancak, dersler çevrim içi ve televizyonda yayınlanmasına rağmen, Kovid-19 nedeniyle okulların kapanması engelli çocukların eğitime erişimini olumsuz şekilde etkilemiştir. Erken çocukluk eğitimi düzeyinde katılım özellikle düşük kalmıştır. İstihdam alanında, engelli kamu personeli sayısı 2020’de 57.000'i aşmış olup, bu oran %3'e yakındır. Özel sektördeki istihdam oranı daha çok sınırlı fiziksel erişilebilirlik, önyargılar ve vasıf uyumsuzluğu nedeniyle düşüktür. Türkiye’de ruh sağlığına ilişkin mevzuat ve ruh sağlığı kurumlarının izlenmesinden sorumlu bağımsız bir yapı bulunmamaktadır.

Lezbiyen, eşcinsel, biseksüel, transseksüel, interseks ve queer bireylerin (LGBTIQ) temel haklarının korunmaması ciddi endişeleri daha da artırmıştır. Hükûmet yetkilileri ve medya tarafından LGBTIQ topluluğuna yönelik nefret söylemleri ve karalama kampanyaları, özellikle İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmeyi müteakiben ve Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin protestoları sırasında artmıştır. Şubat'ta Boğaziçi LGBTI+ Çalışmaları Kulübü rektörlük kararı ile makul bir gerekçe gösterilmeksizin kapatılmıştır.

Üst düzey devlet yetkilileri LGBTIQ'ları hedef alırken düzenli olarak ulusal ve ahlaki değerlere atıfta bulunmuştur. Homofobik konuşması nedeniyle Diyanet İşleri Başkanı hakkında suç duyurusunda bulunmasını müteakip Ankara Barosu hakkında ceza soruşturması açılmıştır. İçişleri Bakanı ve çok sayıda medya kuruluşu, AB'yi ve ABD'yi, LGBTIQ STK'larını finanse etmekle suçlamıştır.

Mülteciler de dâhil olmak üzere, LGBTIQ bireylere karşı ayrımcılık, sindirme ve şiddet eylemleri büyük bir sorun olmaya devam etmektedir. STK raporları, 2020’de Türk gazetelerinde LGBTIQ bireylere yönelik toplam 1.476 nefret söylemi ve ayrımcı ifadenin yayımlandığını bildirmiştir. LGBTIQ bireylere karşı nefret söylemi ve nefret suçları etkili bir şekilde kovuşturulmamıştır. Kasım 2020'de Ticaret Bakanlığı, e-ticaret sitelerinde "LGBT ve gökkuşağı temalı ürünlere" 18+ uyarısı getirme kararı almıştır. İçişleri Bakanlığı, LGBTIQ konseyleri, faaliyetleri ve bütçeleri hakkında bilgi almak üzere çeşitli kent konseylerine bir mektup göndermiştir. Mayıs 2019'da üniversite kampüsünde düzenlenen onur yürüyüşüne katılan Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) öğrencileri aleyhinde açılan davaya devam edilmiştir. Bölge İdare Mahkemesi, Ankara Valiliğinin Ekim 2018'de ilan ettiği "ikinci süresiz LGBTI+ etkinlik yasağı"nın iptaline ilişkin Ankara İdare Mahkemesi kararını onaylamıştır. Genel olarak, LGBTIQ sivil toplum kuruluşlarının toplanma ve örgütlenme özgürlüğü ile ifade özgürlüğü büyük ölçüde kısıtlanmıştır. Haziran'da en büyüğü İstanbul'da yapılan, birçok ildeki LGBTIQ etkinlikleri ve onur yürüyüşleri yasaklanmış veya polis tarafından engellenmiştir. Polis, bir gazeteciye ve LGBTIQ göstericilerine şiddetle müdahale etmiştir ve en az 20 kişi gözaltına alınmıştır.

Azınlıklara yönelik nefret söylemi ve nefret suçu ciddi bir sorun olmaya devam etmektedir. Azınlıkların ibadethanelerine ve mezarlıklarına yönelik tahrip ve imha eylemlerinin soruşturulması gerekmektedir. Çok az sayıda suçlu hakkında etkili şekilde kovuşturma yapılmıştır. Kalan ayrımcı atıfların silinmesi için ders kitaplarının gözden geçirilmesi konusunda herhangi bir adım atılmamıştır. Azınlık vakıflarının yönetim kurulu üyelerinin seçimi, mevcut düzenlemenin iptal edilmesini müteakiben 2013'ten bu yana Devlet tarafından durdurulmuştur. Mart 2021'de, bir idare mahkemesi, dönüm noktası niteliğindeki bir kararla, düzenlemeyi iptal eden genelgeyi geçersiz kılmıştır. Ancak, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi kısa süre önce bu konuda karar verecek merciinin Danıştay olduğu yönünde karar vermiştir. Bu nedenle, Türkiye'nin tamamında azınlık vakıfları, Danıştay kararı çıkıncaya kadar yönetim kurulu üyeliği seçimlerini yapamamaktadır. Nisan 2021'de terör örgütüne yardım ettiği iddiasıyla bir Süryani Ortodoks Rahip hakkında 25 ay hapis cezası verilmiştir. Azınlık 42 okullarına yönelik devlet destekleri âdeta durma noktasına gelmiştir. Ermeni, Rum ve Musevi cemaati üyeleri tarafından yayımlanan gazetelere Basın İlan Kurumu (BİK) tarafından destek sağlanması gerekmektedir. 2007'de Ermeni gazeteci Hrant Dink’in öldürülmesinde dahli olan kamu görevlileri aleyhindeki dava Mart 2021'de 77 sanıktan 37'sinin beraatıyla karara bağlanmıştır. Türkiye'den kaçan 12 sanığın dosyaları bu davada dinlenemedikleri için ayrılmıştır. TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu, Ermenistan ile Azerbaycan arasında kısa süre önce cereyan eden savaş sırasında yaşanan hak ihlâllerini araştırmak üzere bir alt komisyon oluşturmuştur. Avrupa standartlarına uygun şekilde, azınlıkların dil, din, kültür, kültürel miras ve temel haklarına riayet edilmemiş ve bunlar korunmamıştır. Venedik Komisyonunun 2010’da vurguladığı üzere, Türkiye reform sürecine devam etmeli ve tüm gayrimüslim cemaatlerin tüzel kişilik kazanmalarına imkân verecek yasal düzenlemeleri yapmalıdır.

Roman vatandaşlarla ilgili olarak, Hükûmet 8 Nisan'ı “Romanlar Günü” olarak ilan etmiştir. Türkiye'nin ilk Ulusal Roman Stratejisi'nin süresi 2021'de sona erecektir ve Strateji şu ana kadar sınırlı sonuçlar vermiştir. Yeni bir ulusal strateji henüz kabul edilmemiştir. Yetkililer, Strateji'nin uygulanmasının izlenmesi ve değerlendirilmesinin güçlendirilmesi için tedbirler almıştır ancak genel olarak, Roman topluluğu ve bağımsız sivil toplum sistematik ve şeffaf bir şekilde sürece dâhil edilmemiştir. Roman vatandaşlara yönelik sektörel stratejiler bulunmamaktadır. Kovid-19 küresel salgını nedeniyle uzaktan eğitime geçilmesi, aşırı yoksul birçok hane halkının internete veya uygun cihazlara erişiminin bulunmaması nedeniyle, Roman çocukların ve gençlerin eğitime katılmasını olumsuz etkilemiştir. Roman çocukların haksız şekilde zihinsel engelli veya öğrenme güçlüğü teşhisi konularak istismarına ilişkin iddialar devam etmiştir. Roman vatandaşların çoğunun sabit gelirinin olmaması nedeniyle, Roman vatandaşların istihdam ve yaşam koşulları, rapor döneminde ciddi şekilde kötüleşmiştir. Birçok kentsel dönüşüm projesinin Roman vatandaşların yoğun olarak yaşadığı bölgeleri kapsamasına rağmen, Roman vatandaşlarına yönelik bir barınma programı tamamlanmamıştır. Roman ailelerin çoğunun tapusunun olmaması nedeniyle projeler, Roman vatandaşların taşınarak başka yerlerde barınmalarıyla son bulmuştur.

Roman vatandaşların yoğun olarak yaşadığı semtlerde sosyo-ekonomik durumun izlenmesine ilişkin verilerin erişebilirliğinin ve kalitesinin artırılması gerekmektedir. Roman vatandaşlarına yönelik birkaç nefret söylemi iddiası STK’lar tarafından rapor edilmiş ve mahkemeye taşınmıştır. Kamu Denetçiliği Kurumu ve Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu, Roman vatandaşların içerilmesine yönelik özel bir çalışma yürütmemiştir. Rapor döneminde Roman vatandaşların haklarına yönelik kamuoyu farkındalık kampanyası yürütülmemiştir. Roman Vatandaşlara Yönelik Strateji Belgesi’nde toplumsal cinsiyete duyarlı bir yaklaşım bulunmadığından, Türkiye’nin Roman kadınlarının haklarına yönelik sektörler arası kampanyalar geliştirmesi gerekmektedir. Türkiye’nin ayrıca, Kovid-19 sonrası toparlanma tedbirlerine Roman vatandaşların ve diğer kırılgan grupların sürdürülebilir bir biçimde dâhil olmasını sağlaması gerekmektedir. Şimdiye kadar bir AB-Türkiye Ortak Roman Semineri düzenlenmemiştir.

Kültürel haklara ilişkin olarak Hükûmet, Türkçe dışındaki dillerde kamu hizmetlerinin sunulmasını yasal hâle getirmemiştir. İlk ve orta dereceli okullarda ana dilde eğitim imkânının önündeki yasal kısıtlamalar devam etmiştir. Nisan 2021’de Milli Eğitim Bakanı, herhangi bir eğitim kurumunda Türk vatandaşlarına Türkçe haricinde bir dilin ana dil olarak öğretilmeyeceğini bildirmiştir. Kürtçe, Arapça, Süryanice ve Zazaca üniversite programlarının yanı sıra devlet okullarında Kürtçe seçmeli dersleri verilmektedir. Mart 2021’de Bakanlık, öğretmen atamaları için kota belirlemiştir ve Türkiye genelinde Kürtçe seçmeli dersler için yalnızca üç kişilik öğretmen kadrosu ayrılmıştır. Valilerin çoğalan yetkileri ile keyfi sansür uygulaması, hâlihazırda Kovid-19 küresel salgını ile olumsuz etkilenen sanat ve kültür alanını olumsuz etkilemiştir. Görevden alınan HDP’li belediyelerin, bu illerde dil ve kültür kurumlarının oluşturulmasını teşvik etmeye yönelik önceki çabaları daha da sekteye uğramıştır. Darbe girişimi sonrasında Kürt kültür ve dil kurumları ile Kürt basın kuruluşlarının ve çok sayıda sanat alanının kapalı kalması, kültürel hakların daha da daralmasına yol açmıştır. (Bkz. Fasıl 26: Eğitim ve kültür).

2.2.2. Fasıl 24: Adalet, Özgürlük ve Güvenlik

(…)

Düzenli ve düzensiz göç

Kurumsal yapılanma ve mevzuat uyumu

İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü (GİGM) Türkiye’de göç idaresi konusunda kilit kurumdur. GİGM, bir bölümü AB tarafından finanse edilen sınırlı sayıda psikolog, sosyal hizmet uzmanı, sözlü çevirmen ve avukat istihdam etmeye devam etmiştir. Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nda öngörülmesine rağmen GİGM, yurt dışındaki Türk konsolosluklarında henüz yurt dışı teşkilatını kurmamıştır. Türkiye’nin 2019-2025 dönemini kapsayan Düzensiz Göç Strateji Belgesi ve Ulusal Eylem Planı, Göç Kurulu tarafından onaylanmıştır. Strateji, AB mali desteği ve Uluslararası Göç Örgütünün (IOM) teknik yardımı ile hazırlanmıştır. Eylem planında, uygulamanın etkililiğini ölçmek amacıyla, her bir stratejik öncelikten sorumlu kurumlar, takvimler ve göstergeler tanımlanmaktadır. Planın uygulanmasını izlemek amacıyla, altı aylık raporlama mekanizması oluşturulmuştur. Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nda değişiklik yapılmasını müteakip Aralık 2019’da yürürlüğe giren ve idari gözetime alternatifler getiren Yönetmelik hâlâ kabul edilmemiştir.

(…)

Fasıl 26: Eğitim ve Kültür

(…)

Türkiye eğitim ve kültür konusunda kısmen hazırlıklıdır. Bu fasılda, özellikle ulusal yeterlilikler sisteminin iyi işleyişi ile ilgili olmak üzere bazı ilerlemeler kaydedilmiştir. Türkiye, kalkınma politikalarındaki kültürün değerini de kabul etmekte ve kültürel mirasının tanıtımını ve korunmasını desteklemektedir. Geçen yılki raporda yer alan tavsiyelerin yalnızca bir kısmı uygulanmıştır ve söz konusu tavsiyeler geçerliliğini korumaktadır.

(…)

Kültür ile ilgili olarak, 2019-2023 Stratejik Planı’nın uygulanmasına devam edilmiştir. Strateji, Türkiye'nin kültürel zenginliğini ve çeşitliliğini geliştirmeyi, Türkiye'nin bilgi toplumuna dönüşümünü desteklemeyi, kültür ve sanata erişimi kolaylaştırmayı, kültürel bağların milli gelire olan katkısını artırmayı ve kültürel diplomasi yoluyla kültürlerarası etkileşimi güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Strateji ayrıca, genel karar alma yetkisinin Kültür ve Turizm Bakanlığına ait olması suretiyle, yerel yönetimler, özel ve sivil girişimlerle artan işbirliği ihtiyacının altını çizmektedir. Kültürel sivil toplum kuruluşları, politika oluşturma ve strateji oluşturma süreçlerine sivil toplumun katılımını artırma çabalarını sürdürmüşlerdir.

Fasıl 27: Çevre ve İklim Değişikliği

Türkiye bu alanda belirli düzeyde hazırlıklıdır ve hem azaltım hem de uyum ile ilgili olarak kritik çevre ve iklim sınamalarıyla karşı karşıyadır. Paris Anlaşması’nın TBMM tarafından onaylanması da dâhil olmak üzere bazı ilerlemeler kaydedilmiştir ve böylece geçen yıldan önemli bir tavsiyeye karşılık verilmiştir. İklim değişikliği konusunda, Türkiye’nin, Paris Anlaşması uyarınca ulusal olarak belirlenmiş katkısını artırarak, uzun vadeli stratejik karbonsuzlaştırma ve uyum planları ile bunları ulusal düzeyde yansıtacak olan gerekli mevzuata yönelik çalışmalara devam etmesi gerekmektedir. Atık yönetiminde ve atık su arıtımında kapasitenin artırılması ve mevzuat uyumu ile ilgili olarak olumlu ilerlemeler kaydedilmiştir, ancak mevzuatın yürürlüğe konulması ve uygulanması hâlâ zayıftır. Geçen yılki raporda yer alan tavsiyelerin yalnızca bir kısmı uygulanmıştır ve söz konusu tavsiyeler geçerliliğini korumaktadır. Daha iddialı ve iyi koordine edilmiş çevre ve iklim politikalarının oluşturulmasına ve uygulanmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Stratejik planlamaya, büyük yatırımlara ve daha güçlü bir idari kapasiteye de ihtiyaç duyulmaktadır.

(…)

Çevre

Türkiye yatay mevzuat alanında belirli düzeyde hazırlıklıdır. Türkiye, büyük ölçüde AB ÇED Direktifi ile uyumlu bir Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) mevzuatına sahiptir. Ancak, sınır aşan istişarelere dair usuller, ÇED ve Stratejik Çevresel Değerlendirme (SÇD) Direktifleri ile uyumlu değildir. ÇED mevzuatının uygulanmasına ilişkin olarak, çevre üzerinde önemli etkileri olan tartışmalı projelerde mahkeme kararlarının uygulanmaması veya siyasileşmesi hususlarında ve çevresel bilgiye erişim hakkına riayet edilmesi konusunda endişeler devam etmektedir. Kanal İstanbul Projesi Karadeniz'i Marmara Denizi'ne bağlayan deniz seviyesinde yapay su yolu ile ilgili kamuoyunun endişeleri, ÇED olumlu kararına karşı çok sayıda dava açılmasına neden olmuştur. Büyük çaplı bu proje için kapsamlı bir etki analizinin yapılmasına hâlâ ihtiyaç duyulmaktadır ayrıca, kıyıdaş AB Üye Devletleri ve Karadeniz ve Akdeniz'in diğer ülkeleri ile sınır aşan istişarelerin başlatılması gerekmektedir. Türkiye, Aarhus ve Espoo Sözleşmelerine hâlâ taraf değildir. Türkiye, bazı sektörlerde SÇD Direktifi ile uyum sağlarken, farklı sektörler için kademeli uygulama devam etmiştir. Çevresel sorumluluk konusundaki uyum hâlâ sınırlıdır. Türkiye, Çevre Denetimi Yönetmeliği’ni Haziran 2021'de revize etmiştir. Ulusal Çevre Ajansı Aralık 2020'de kurulmuş olup, 2022 itibarıyla faaliyete geçmesi beklenmektedir. Türkiye, Mayıs 2019'da Bakanlar Deklarasyonu tarafından onaylanan Karadeniz için Ortak Denizcilik Gündemi'nin bir parçasıdır. Ortak Denizcilik Gündemi, amacı, sağlıklı deniz ve kıyı ekosistemlerine odaklanmak olan Karadeniz'de sürdürülebilir mavi ekonomiyi desteklemek için oluşturulmuş bölgesel bir işbirliği çerçevesidir.

İklim değişikliği

Türkiye, özellikle Ekim 2021'de Paris Anlaşması'nın onaylanması (onay belgesinin Birleşmiş Milletler'e sunulması beklenmektedir) ve ülkenin 2053’e kadar net sıfır emisyona ulaşmayı hedefleyeceğini duyurmasıyla birlikte, rapor döneminde iklim değişikliği konusunda bazı ilerlemeler kaydetmiştir. Bu adımların; AB iklim çerçevesiyle uyumlu olacak ve 2053’e kadar net sıfır emisyon perspektifini içerecek şekilde, Paris Anlaşması uyarınca ulusal olarak belirlenmiş katkının artırılması ve uzun vadeli bir stratejinin kabulü ile takip edilmesi gerekmektedir; mevcut ulusal iklim değişikliği stratejisi ve iklim değişikliği eylem planı, iklim değişikliği ile mücadeleyi yalnızca kısmi olarak ve kısa vadeli bir perspektifte (2023'e kadar) ele almaktadır. İklim eylemi konusunun diğer sektör politikalarına entegrasyonu sınırlı kalmıştır. Türkiye, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamındaki diğer yükümlülüklerine ilişkin olarak, sera gazlarına ilişkin ulusal envanterini en son Nisan 2021’de sunmuştur.

Türkiye'nin mevzuatı, Emisyon Ticareti Direktifi ve AB’nin ekonomi genelinde sera gazı emisyonu izleme mekanizması ile uyumlu hâle getirilmemiştir. Türkiye'nin Yakıt Kalitesi Direktifi’ni hâlâ tam olarak uygulaması gerekmektedir. Yeni binek otomobilleri için emisyon standartlarına ilişkin uyum henüz sağlanmamıştır. Türkiye’nin Karbon Yakalama ve Depolama Direktifi için bir uyum planı oluşturması gerekmektedir.

5. EK I – AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ

İkili mali yardıma ilişkin olarak, Türkiye için Katılım Öncesi Mali Yardım Aracı (IPA) kapsamındaki projeler, AB Bütçe Otoritesinin rehberliğinde uygulanmaya devam etmiştir. IPA III kapsamındaki mali yardım; genişleme stratejisinin temel unsurlarıyla bağlantılı önceliklere ve ayrıca, Kovid-19 küresel salgınının yarattığı etkinin ardından daha dirençli ve sürdürülebilir ekonomiler ve toplumlar inşa edilmesine odaklanacaktır.